|
|||||||
| Köşe Yazıları Fenerbahçe Konusunda Yazılmış Köşe Yazıları |
![]() |
|
|
Paylaş | Seçenekler | Arama |
|
|
#1 |
|
[I]
Üyelik tarihi: Jul 2008 Futbolcu: 5- Emre Belözoğlu Yaş: 29 Mesajlar: 3,096
![]() |
Türkiye’nin yüzölçümünün yedide biri kadar bir ülke... Slovenya’nın ancak yarısı, Hollanda’nın ise üçte biri ediyor. Nüfus açısından durum daha da vahim. Estonya’dan biraz kalabalık, Kıbrıs’ın iki katı kadar, Bosna’nın yarısından daha az insan yaşıyor. Demokrasi deseniz hak getire. Tamam, ferah feza yaşıyorlar ama Hamid Bin Halife El Sani ve ailesinin aşiret rejimi bitmek bilmiyor. Doğa deseniz, her taraf çölle kaplı. Yapay denizler, dev binalarla estetik kovalıyorlar. Neresi burası? Katar.
Ama ne var? Bolca petrol! Har vurup harman savuracak kadar hem de. Şimdilerde mahdumlardan birinin merakı sayesinde sporun başkenti olmaya niyetliler. Tenisin en büyük turnuvalarına da ev sahipliği yapıyorlar, yüzmenin en büyük yıldızlarını ağırlıyorlar, olimpiyatlara da göz dikiyorlar. İsviçre’ye kayıtlı bir şirket olarak, her zaman önce şirket çıkarlarını koruduğunu gösteren FIFA’nın efendileri sayesinde dünyanın en güzel futbol festivalini de aldılar en son. 2022’ye dek festival olarak kalırsa tabii. Çölün ortasında, bilmem kaç derece sıcakta Dünya Kupası izleyeceğiz yakında. Neden? Çünkü en çok parayı onlar veriyor. Çünkü başta futbol olmak üzere, pek çok sporda parayı veren düdüğü çalıyor. Futbol, zengin oyuncağı Bu yeni bir şey değil aslında. Hele de söz konusu olan futbolsa. Premier League, kulüplerin zenginlere peşkeş çekildiği bir pazar oldu bile. Anlı şanlı Barcelona dahi borçlardan çıkmanın yolunu Katarlı bir vakfın vereceği göğüs reklamında buluyor. Güzelim oyun, her geçen gün büyük sermayedarların lüks heveslerine kurban gidiyor. Ve sporun büyük büyük yöneticileri buna göz yumuyor. Hepimiz biliyoruz, Katar ne spor ülkesi olduğu için, ne gerçekten sporu bir tür toplumsal bütünleşme aracı olarak gördüğü için alıyor bu organizasyonu. Dünyanın en popüler iletişim aracı olan sporu kullanarak uluslararası kamuoyunda saygınlık kazanmak için yapıyor. İnsan faktörüne değil ‘organizasyon’a vurgu yapan bir spor algısı bu. Katarlı çocuklar spor izlesin/yapsın diye değil sporun saflığına, uluslararası kabul görmüşlüğüne, çekiciliğine sığınmak için. Deyim yerindeyse; dostlar alışverişte görsün diye. Revayı hak mı gerçekten? Oturduğumuz yerden buna öfkelenip duruyoruz ama yaşadığımız topraklarda da durum farklı değil. Dünya Basketbol Şampiyonası yapıyoruz, Türkiye’nin maçı değilse ortalıkta in cin top oynuyor. Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu diyoruz, bütün Avrupa izliyor, biz izlemiyoruz. Hadi 10 yıl önce diye Popov’un Ataköy’de dünya rekoru kırdığı yüzme yarışlarına kimse gelemedi, daha geçen yıl ıssızlığın ortasında yapılan Avrupa Kısa Kulvar Yüzme Şampiyonası’nın utancını nereye gizleyeceğiz? Bir avuç insan izledi muhteşem kulaçları. Kadınlar tenisinin sezon sonundaki en büyük turnuvası olan WTA sezon sonu şampiyonası önümüzdeki sene Katar’dan bize geçecek. Peki o günlerde salonlar hıncahınç dolacak mı? Varsayalım Dünya Kupası’nı aldık. Uruguay-Japonya maçına gidecek kadar seviyor muyuz futbolu? Katar kötü tercih, evet. Ama biz de pek iyi değiliz henüz. Tamam, Katar gibi değiliz, ama bir spor ülkesi olmadığımız da aşikâr. Herkes için spor olanağı Önümüzde bir yol ayrımı var. Ya Katar’ın yolundan gidip sadece büyük organizasyonlar peşinde koşan ama spor kültürü, sporun toplumsallaşması konusunda yetersiz kalan bir ülke olacağız ya da İspanya gibi bunu topyekûn bir kalkınma, dönüşüm harekâtının bir parçası olarak algılayıp, katılımcı, yaygın, demokratik bir spor kültürünü mayalandıracağız. Ya sadece yarışmacı sporcular yetiştirmeye kafayı takacağız ya da sadece yarışmacı sporcular değil, herkes için spor olanakları yaratacağız. Teşbihte hata olmaz ama, bu konu bana hangi iktisadi ekolü takip edeceğimiz yönündeki tartışmayı hatırlatıyor biraz. Endonezya gibi otoriter bir kalkınma mı, yoksa Avrupa gibi demokratik bir kalkınma mı? Emek sömürüsünü umursamayan, büyük harfle yazılan ‘Devlet’in çıkarlarını, çokuluslu şirketlerin kârını kendi halkının önünde gören Endonezya mı olacağız? Yoksa insan merkezli, çevreye duyarlı bir toplumsal ekonomiyi mi gözeteceğiz? İşte yukarıda yazdıklarım bu tartışmanın spor versiyonu değil mi? Velhasıl; soru aynı soru: Katar mı olacağız, İspanya mı? Endonezya mı olacağız, yoksa Avrupa değerlerine sahip çıkan bir ülke mi? Tercihinizi ve bu tercihin getirdiği siyasi konumunuzu iyi belirlemek lazım. Spor deyip geçmeyin, bazen hiç ummadığınız yerde böyle turnusol etkisi yaratabiliyor. Ve çeliğe su verildi... Radikal spor sayfalarını takip edenlerin aşina olduğu bir isim Metin Kurt. Türkiye’de yeşil sahaların sendikal mücadelesinin simge ismi. Vecdi Çıracıoğlu’nun güzel kitabında yazdığı gibi, bir tür ‘Gladyatör’ o. Şimdi bir zamanlar sekteye uğrayan mücadelesini yeniden diriltme derdinde. O ve arkadaşları diyorlar ki; “artık hiçbir gol emekçinin kalesine girmesin.” DİSK’e bağlı Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası’nın hedefi de belli. Modern çağın gladyatörleri olan, sadece küçük bir azınlık kesimi dışında genelde emeği feci sömürülen spor emekçilerini bir araya getirmek ve sınıf bilinci yerleştirmek. Peki ne yapabilir böyle bir sendika? Neler yapamaz ki? Misal Gökçek familyasının oyuncağı olan Ankaragücü’nün aylardır maaşını ödemediği oyuncularına sahip çıkabilir. Misal, sözde ciddiyetsiz diye, sakız çiğnemek gibi sudan bahanelerle kadro dışı kalan Misimoviç’e destek verebilir. Bugün belki de milyonlarca lira alacağı olan alt liglerdeki asgari ücretten çalışan gencecik oyuncuların haklarını koruyabilir. Sadece zor durumdakilere de değil. Her kötü sonuçta topun ağzına konan, ağır hakaretlere uğrayan büyük takım futbolcularına insan gibi muamele edilmesini talep edebilir. Sadece paradan değil, daha insani çalışma koşullarından, daha güzel bir spor ortamından dem vurabilir. Yapacaktır da. Yeter ki onlara destek verenler olsun. Yeter ki, emekli ya da değil, birkaç büyük yıldız taşın altına elini koysun, o moral eşiği aşmaya yardımcı olsun. Bunun kötü bir şey olmadığını göstersin. Her gün sayfalarda boy boy resimleri basılanlar, Fransa’da toplusözleşme hakları olan, İtalya ve İspanya’da grev tehdidi yapabilen, NBA’de koca koca patronları talepleriyle sıkıştıran meslektaşlarının vicdanına birazcık ortak olsun yeter. Biz gazeteciler yapamıyoruz, bari onlar yapsınlar. Ne de olsa onların emekleri ikame edilir bir emek değil ve üretimden gelen güçleri onlar kadar etkili olan pek az sektör var. BAĞIŞ ERTEN 17/12/2010 RadikalSpor |
|
|
|
![]() |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | Arama |
|
|