Aşk Yeniden…
Uzun zamandır gözlerim dolmuyordu maç izlerken. Coşkulandığımda önce bir ürperirim, ardından da dolar gözlerim, hatta ağlarım ben. Söz konusu futbol olunca bazen çok yoğun hissediyorum bu coşkuyu. Lakin Fenerbahçe, Zico’lu Şampiyonlar Ligi günlerinden beri tattıramıyordu bana bu hissi. Ne farklı sonuçlarla biten maçlar oynandı örneğin, yüzüm sadece üç puana güldü o kadar. Gerisi bir sinir harbi.. Ama dün gece farklıydı.
Büyük takımları büyüten unsurlardan biridir geçmişleri. Fenerbahçe’nin geçmişine tanık olduk dün akşam. 1000, 2000 derken, dünya gözüyle 3000. gole de hep birlikte tanıklık ettik. Hem de ne tanıklık! Gerçi gözümüzü açıp kapayana kadar oluverdi bu gol ama gerisinde muhteşem bir zeka, sapasağlam bir karakter ve daha fazla takdir edilmesi şart bir futbol becerisi yatıyordu. Alex, takımının hem dün akşam için ilk hem de 3000. golünü Şükrü Saraçoğlu Stadı’nda ağlara gönderdi.
Erken gelen goller ürkütür oldu beni, Fenerbahçe maçlarını izlemek zaten kendimi bildim bileli bir korku salıyor içime, “ürkme” perdesinden. Bu kez farklı olsun dedim içimden ilk golün ardından. Sonra Alex üzerimdeki o kara tülü kaldırmak için mi, yoksa sezonun ilk maçından beri Aykut Kocaman’la arasında olan/oldurulan “anlaşmazlık” yüzünden kendi üzerine çöken o kara tülü kaldırmak için mi bilinmez, yarım saatte tabelaya 3 yazdırmayı başardı. Birbirinden izlenesi üç golden bahsediyorum. Alex’in ceza sahasının içinde olduğu üç golden bahsediyorum.. Sonuncusu mühim. Çünkü bu durum, biraz da gol atma arzusunun bir sonucu Alex’in.
3′ten sonra bizim makine bir rölantiye alıyor kendini. Adetten mi bilmiyorum ama ben “yetinmeyen” bir takım görmek istiyorum sahada. Geçen hafta Barcelona 8 atmışken rakibine acımadan, ondan önceki haftalarda Hollanda’dan 10-0 gibi “kırıcı” bir skor gelmişken, benim takımım 3′te kalıp motoru soğutsun istemiyorum ama ne yazık ki oluyor. Bu durum, her ne kadar Bucaspor karşısında üzücü sonuçlara yol açmamış gibi görünse de Fenerbahçe açısından, rakibin kaçan gollerini göz önünde bulundurmak şart. Kaldı ki bir de başka bir takıma karşı oynadığını düşünün yarın Fenerbahçe’nin, Bucaspor’dan daha dişli başka bir rakibi alın. Sonuç geçen haftaki Antep maçına dönebilir kuşkusuz. Çünkü Fenerbahçe’deki savunma kafası henüz oturmuş değil, bu çok açık. Elimde bu kadar oyuncu olsa ben de takım kurmakta zorlanabilirim belki, savunmada Bilica, Bekir, Yobo, Lugano dörtlüsünün öne çıkanları elbette belli ama hangisi hangisiyle daha iyi anlaşıyor onu bulmak bile mesele başlı başına. Bir de defansa desteğe (!) gelen Santos gibi bir “şu sıralar kendisinden çok memleketine hayrı olan” bir futbolcu varken.. Velhasıl takımın maçtan ilk yarıya oranla kopması Buca’yı golle buluşturdu. Fakat Niang öyle bir karşılık verdi ki.. Sanırım ben Fernandes’in yerinde olsam gece uyuyamaz, uyusam bile rüyamda o golü yerdim.
Stoch ve Alex’in kenara gelmesiyle birlikte, 90 dakikayı “cebinden” çıkaran Niang, Stoch’un yerini alan Dia ve gol meraklısı “Genç Semih” ilerideki yerlerini aldılar. Adeta takım, bana göre geç gelen bu değişikliklere rağmen ikinci bir takım oluverdi bir anda sahada. Farklı bir hücum anlayışı ve ritmiyle yepyeni bir takım.. Zaten Dia ve Niang geçtiğimiz haftalarda ve milli takımlarında ne kadar uyumlu olduklarını göstermişlerdi. Önce Niang’ın, sonra da Semih’in o muhteşem golleri, birbirlerine aşırı(!) benzerlikleriyle gösterdiler ki bu adamlar bu işi çalışmıştı maç öncesi. Meyvelerini aldılar, misler gibi yediler, haklarıdır.
Maçtan sonra “tüm eksiklere rağmen” beni sevinçten titreten, inancımı körükleyen ve gözlerimi nemlendiren bir takım vardı aklımda, dilimde marşlar..